Betül Gaye Dinç

30.09.2018

1994 yılında Bursa’da doğdum. Ailemin sanatla bir bağı olmasa da, kızlarının okuyup kendilerini geliştirmelerini amaç edinmiş bir aile oldukları için şanslıyım. Bu yüzden onların desteğiyle ilk karakalem çizimimi ve yağlı boya tablomu 10-11 yaşlarında yaptım. Başlarda oyun oynamak, hayal gücümü kullanmak ve kendimi anlatmak için kullandığım resim, güzel sanatlar lisesine girmek için kullanılan bir tekniğe ve haliyle yüke dönüşmüştü. Güzel sanatların sınavlarına girmedim. Böyle düşünmemin bir sebebi de hayatımın en önemli kadın figürlerinden biri olan ve bize daha o yaşta idealist olmayı öğreten ilkokul öğretmenimdi. Etrafımızdaki küçük ve büyük ölçekli sorunları görmeye başlamamızı sağlamıştı. Ben de bu yüzden kendimi anlatabileceğim başka bir alana yöneldim; yazmaya başladım. Ders temalarına uygun kısa kısa skeçler yazıp arkadaşlarımı oynatırdım. Hatta o yaş için uzun sayılabilecek ilk oyunum, kadınların seçme ve seçilme haklarını kazanması üzerineydi. Lisede tiyatro ve oyun yazmak tüm hayatımı kapladı diyebilirim. Resim çizmenin mi oyun yazmaya, yoksa yazmanın mı çizmeye daha çok katkısı oldu bilemiyorum. Çünkü o zamanlar daha resimli taslak nedir bilmiyorken oyun yazıyorsam karakterlerin, sahnelerin ve dekorun resmini çizerdim. Şimdiyse bir illüstrasyon ve çizgi roman yapıyorsam gözümde hep bir tiyatro sahnesi canlanır.


Çizgi roman/illüstrasyon ilginiz ne şekilde başladı? Sizin için ne ifade ediyor ve bu mecrayı neden seçtiniz?

Etkilendiğiniz, size hocalık yapan isimler oldu mu? Aslında çizgi film izleyerek büyüyen bir nesil olarak, çoğumuz bu ‘sequential art’ dediğimiz görsel kültürün içine doğduk ve bazılarımızda o görselleri taklit etmek isteği de uyandı. Benim çocukluğumda diziler de karikatür uyarlamasıydılar. Latif Demirci’nin çizimiyle, Atilla Atalay’ın “Sıdıka”sı ve Özden Öğrük’ün “Çılgın Bedişi” mesela. Karikatürlerini okumamış olsanız bile ikisi de jeneriklerinde dizinin karikatürden adapte edildiğini size gösterir ve sizde çizme isteği uyandırırdı. Ben de sonraları okuduğum çizgi romanlara ve animelere bakarak oradaki resimleri çizmeye çalışırdım. Çizgi Roman, öykülerimi anlatmak için yaratıcı bir mecra olarak görmem ilk defa üniversitede Erasmus değişim programı sayesinde Amsterdam’a gitmemle oldu. Bunu bu kadar geç keşfetmemin iki sebebi var sanırım. Birincisi benim ilkokul ve lise yıllarımda karikatür, çizgi roman okul müfredatlarında yer almıyordu. Üniversitede hem Sanat Tarihi hem de İngiliz dili ve Edebiyatı okuyor olmama rağmen içeriğine çizgi roman seçilmiş bir ders bulmak zordur. Edebiyatta bu sayı zamanla arttı tabi ama sanat tarihi için aynı şeyi söyleyemem. Ressamlarda bile Andy Warhol’dan bahsedilir ama çizgi bandı kendine resim malzemesi olarak seçen Roy Lichteinstein genelde unutulur. Amsterdam’daysa aldığım edebiyat derslerinin hepsinin müfredatında illa bir veya iki tane çizgi roman okumak zorunluydu. Yaratıcı yazarlık dersini veren Dr. Erin La Cour, kendini tanıtırken ‘Çizgi Roman doktoruyum’ demişti. Bu alanın akademik açıdan da rağbet görmesi şaşırtıcı gelmişti. Diğer sebep de çizgi romanın, resimleri sayesinde evrensel bir dile sahip olduğunu anlamam oldu. Böyle söyleyince kulağa çok klişe ve basit geliyor tabii. İngilizceniz ne kadar iyi olursa olsun anadilinizden farklı bir dille kültürünüze yabancı okurlara hitap ediyorsanız görsel sanatlar, okuyucunun üstünde daha fazla bir etki bırakmak için bir kurtarıcı. La Cour, ona verdiğim çizgi roman projesini çok beğendiği için hem bir sanatçı hem de bir akademisyen olarak çizgi romanla ilgilenmem için beni yüreklendirdi. Türkiye’ye döndüğümden beri Yrd. Doç. Dr. Ilgım Veryeri Alaca ile illüstrasyon, çizgi roman ve çocuk kitapları ile ilgili çalışmalar yürütüyoruz. Uluslarası platformlarda Türkiye’den çıkan çocuk kitaplarını, illustrasyon ve çizgi bantlarını tanıtmak gibi çok kıymetli projelerde çalışmaktadır ve hem akademik hem de sanatsal çalışmalarıyla bana çok şey öğretmiştir.

 

Ne tip hikayeler anlatmayı seviyorsunuz, çalışmalarınızda temel bir tema ya da dert var mı? 

Bazı insanlara çok didaktik gelebilir ama çizgi roman, çocuk kitabı veya tiyatro oyunu olsun ben genelde derdi olan çalışmalar yapıyorum. Kadın hikayeleri anlatmayı seviyorum çünkü onlarla büyüdüm. Bütün duyduğum hikayelerde sosyal sınıfınız, etnisiteniz, inancınız, cinsel yöneliminiz veya dünya görüşünüz ne olursa olsun kadın olduğunuz için günlük yaşamınızda bile birçok sorunla karşılaşıyorsunuz. Neticede malesef hala Anıt Sayaç’ın işlediği bir ülkedeyiz. Erasmus’a gidişim Özgecan Aslan cinayetine denk gelmişti ve hiçbir şey yapamamak çok üzücüydü. Ders için “The Bus Stop” diye çizgi hikaye yaptım ve bu cinayetin hayatımızdaki izdüşümleri, toplumsal ikiyüzlülüklerimizi anlatmak istedim. İlk kez bir çizgi hikaye yaptığımdan olsa gerek belki de bu sanatı bir dertleşme aracı gibi gördüm. Şu sıralar sanat tarihini ve müzeleri de illüstrasyon ve karikatür konusu olarak inceliyorum. 


Kullandığınız özel bir teknik ya da stil var mı? Varsa nasıl oluştu, gelişti? Sizi en iyi ifade eden filminiz, çalışmanız? 

Dijital medya kullanıyorum ve genelde desen çalışmayı seviyorum. Beni yaratım sürecinde en çok geliştiren İstanbul Kadın Müzesi için yaptığım ‘Bir Akşam Yemeği Sergisi’ oldu. Bizans’tan günümüze kadar İstanbul’da yaşamış 14 kadın sanatçı ve sanat patronlarının hayat hikayesini öğrenme fırsatı buldum. Sanatsal üretim açısından da zor bir süreç oldu çünkü hayat hikayelerini ve çalışmalarını okudukça onlar hakkında anlatmak istediğiniz çok şey oluyor. Öte yandan, bu istek resim ve yazı dengesini kurmayı zorlaştırıyor. 


Çalışmalarınızda size en önemli unsur nedir? Hikaye, karakter, tasarımı, görsel dünya, mesaj…? 

Şimdiye kadar her hikayenin yaratım süreci farklı oldu. İlk önce senaryo yazıyorsam karakterler ve hikaye ön planda oluyor. Ama bu daha uzun ve görsel açıdan zorlayıcı bir süreç haline gelebiliyor. Storyboard olarak başlıyorsam daha etkili bir balans söz konusu. Bence işin asıl tadı çatışmalarda. Sosyal bir mesaj veriyorsam bile yaptığım iş, içindeki mizahla ve çocuk kitaplarını andıran stille zıt ama bütünlüklü bir görsel sunabiliyor. 


Kimler ya da neler size ilham veriyor? Favori, en sevdiğiniz çizerler, kitaplar, karakterler? 

Süper kahraman çizgi-romanlarından ziyade biyografi eserlerini seven benim gibi biri için Art Spigelman ile başlayan Marjane Satrapi, Alison Bechdel, David Small, Joe Sacco ile ilerleyen biyografik çizgi romanlar kesinlikle birer ilham kaynağı. Isol, Francesca Sanna ve Helga Bansch da çocuk kitaplarında okumaktan ve çizimlerini görmekten en çok zevk aldığım isimler. Türkiye’den ise Bülent Arabacıoğlu’nun efsanevi Tipitip karakterini inceleme fırsatı bulmuştum ve 70 ve 80’ler de yaptığı işler kesinlikle benim ufkumu açtı. Piyale Madra, Ramize Erer, Özge Samancı ve Fırat Yaşa da aynı şekilde çalışmalarını ilham verici bulduğum isimler. 


Kadın olmanızın çalışmalarınızda size eksi ve artıları oldu mu? Olduysa neler? 

Şu an sektöre yönelik çok fazla çalışmadığım için kadın olmam ile ilgili herhangi olumlu-olumsuz bir olayla karşılaştım diyemem. Yine de olumlu bir yön olarak, kadın olduğumdan ziyade kadın haklarını savunduğum için çok değerli insanlarla ve kurumlarla tanıştım. İstanbul Kadın Müzesi bunlardan biri. Olumsuz olarak ise, önceki yıllarda gördüğüm karikatürlerde ve dergilerde sterotiplemiş kadın çizimlerinin ve kullanılan cinsiyetçi dilin olumsuz etkisi kesinlikle oldu. Bir okuyucu olarak genelde kendimizi ana karakterle bir yerde bağdaştırmak isteriz. Bir nevi görsel ve metin sayesinde çizgi romanda da katarsis yaşamak isteriz. Ama abartılı vücut hatları ile seksüel bir meta olarak hikayede kullanılan kadın imajı, bizi bundan alıkoyar. Bu yüzden birçok karikatür bandını ve süper kahraman çizgi romanlarını okumayı pek sevemedim. 


Çizgi roman ya da illüstrasyon için gerekli gördüğünüz altyapı nedir, olmazsa olmazları neler? 

Disiplinlerarası bir eğitim, pratik yapmak için olanaklar ve eserin tanıtılması önemli etmenler bence. Kapsamlı bir sanat, edebiyat, sanat tarihi, felsefe içeren sosyal bilimler eğitimi sayesinde yazınsal ve görsel bir okur yazarlık kazanılmalı. Buna bir de çizgi romanın ve karikatürün sanat olarak algılandığı bir eğitim dahil edilmeli. Etrafımdan gözlemlediğim çizgi romanda ve karikatürde eğitim usta-çırak ilişkisiyle Türkiye’de süregelmiş. Bir dergiye işlerinizi götürüyorsunuz, işleriniz beğenilirse sizin çizginiz o derginin anlayışına göre şekillenebiliyor. Oğuz Aral’ın Gırgır’ı çizgi romanın en önemli okulu olmuş bir dönem. Bir yandan usta çırak ilişkisinin devam ettiği mecraların sayısının artması bir yandan da sanat dalı olarak eğitim olanaklarının artması gerekiyor. Eserin tanıtılmasından kastım ise sanatçının işlerinin ulusal ve uluslararası sanat ve edebiyat çevrelerinde görünür kılınması. Yurtdışında yapılsa ödül alabilecek veya çok satılabilecek çalışmaları olan sanatçılar, Türkiye’de kitaplarının satışı az olması yüzünden maddi olarak zor bir duruma düşebiliyorlar ve bir küskünlük de yaşayabiliyorlar. Bu duruma çıkan eserin uluslararası alana hitap etmesi ve akademide incelenmesinin katkı sağlayabileceğini düşünüyorum. 


Türkiye’de çizgi roman ve illüstrasyon dünyasını nasıl değerlendirirsiniz? Geçmişi, bugünü? 

Çizgi roman Türkiye’de altın çağını 80li yıllara kadar yaşamış ve şu an olan ilgi o döneme kıyasla daha az deniyor. Ama durgunluğunu son yıllarda attığını üç yıldır İstanbul Comics and Art Festivalinin yapılmasına bakarak bile söyleyebiliriz sanırım. Çizgiromanlarda, çocuk kitaplarında ve illüstrasyonalarda genel olarak Amerikan, Japon, İtalyan, Kore, Fransız, İran gibi ekoller görebilirken Türkiye ekolü diye bir şey oluşmuş değil. Bu da aslında akademik olarak Türkiye’den çıkan işleri tanıtmak ve incelemek açısından da zor çünkü genelde ilk sorulan soru Türkiye’nin dünyadaki diğer ekollerden farkının olup olmadığı. Bu noktada sanırım asıl sorun görsel tarihimizle olan kopukluğumuz. Ama ne mutlu ki önümüzde Murat Palta gibi çok güzel işler çıkartan, farklı yorumlar getiren sanatçılar da var. İllüstrasyona ve çizgi romana farklı yorumlar getirdikçe, farklı amaçlar için bir mecra olarak kullanmaya devam ettikçe ilginin de daha çok artacağını düşünüyorum. Ama şu an maalesef günümüzde kapatılan bir çok karikatür dergisi var. Çizgi roman ve karikatürle ilgilenen genç sanatçılar da sektörde iş bulmakla ilgili büyük bir endişe duyuyorlar. Bu yüzden aslında istemedikleri ama para kazanabilecekleri mesleklere yöneliyorlar. Yine de alternatif bir çok güzel iş transforme olarak farklı mecralarda farklı yüzlerle yine de varlığını sürdürüyor.


Peki Türkiye ve dünyadaki geleceği? 

Dünyada akademide çizgi romana, illüstrasyona ve animasyona büyük bir ilgi var. Bu ilginin içinde başka ülkelerde neler üretiliyor ve yayınlanıyor merakı da var. Şu an Amerika, Japonya ve Fransa ekollerinin yanına başka ekollerde eklenecektir. Türkiyeden çıkıp çok iyi işler yapan sanatçılar var. Ama şu an dijital ortam ve sosyal medya ile televizyon bile mainstream bir medya organı haline gelmişken çizgi roman da baskıda değişikliğine dijital ortam ve Virtual Reality gibi farklı ortamlarda yeni adaptasyonlarla uyum sağlayacaktır.


https://betulgayedinc.myportfolio.com

image4